Kafede Verimli Çalışmanın Püf Noktaları: Denedim, Yanıldım, Öğrendim

·

·

Laptop working place

Kafede çalışmaya ilk başladığımda kendimi çok güzel hissediyordum. Laptop açık, yanında kocaman bir latte, kulaklıkta lo-fi… Sonra bir baktım, iki saattir aynı maili yazıyorum. Etraftaki masanın muhabbetini dinlemişim, üç kere telefona bakmışım, kahve de çoktan soğumuş.

O günden bu yana evden çok kafelerde çalıştım diyebilirim. Freelance işler, tez dönemi, uzaktan çalıştığım dönemler derken kafede çalışmak benim için bir yaşam tarzına dönüştü. Bu süreçte deneye yanıla öğrendiğim şeyleri bir yerde toplamak istedim. Belki sizin de “kafede hiç verim alamıyorum” dediğiniz o günleri kurtarır.

Doğru mekanı seçmek işin yarısı

Kulağa bariz geliyor ama en çok yapılan hata bu: her kafe çalışmaya uygun değil. Instagram’da harika görünen o mekan, muhtemelen hafta sonu kalabalığında laptop açılacak son yer.

Ben bir mekana çalışmaya gitmeden önce şu üç şeye bakıyorum:

Priz durumu. Şarjı %40’ta olan bir laptopla oturduğunuz masa, prize uzaksa o gün bitmiştir. Gitmeden önce mekanın fotoğraflarına bakıp duvar kenarlarını taramak bende alışkanlık oldu. Priz yoksa ve uzun oturacaksam o mekan direkt eleniyor.

Wifi’ın hızı değil, istikrarı. Hız testinde 100 Mbps çıkan ama on dakikada bir kopan internet, yavaş ama stabil olandan çok daha sinir bozucu. Özellikle toplantıya gireceksem, daha önce o mekanda görüntülü görüşme yapıp yapmadığımı hatırlamaya çalışıyorum. Emin değilsem telefondan hotspot açacak kadar mobil veri bırakıyorum kenarda.

Ses seviyesi. İlginç bir şekilde, tamamen sessiz mekanlar bana kütüphane stresi yaşatıyor. Hafif bir uğultu, fondaki espresso makinesi sesi ideal. Ama hoparlörden yüksek sesle müzik çalan yerler ve masaların birbirine çok yakın olduğu mekanlar odaklanmayı imkansız hale getiriyor.

Saat seçimi, mekan seçimi kadar önemli

Aynı kafe sabah 9’da bambaşka, öğleden sonra 4’te bambaşka bir yer. Çoğu kafe sabah saatlerinde sakin oluyor; masalar boş, personel rahat, kahve daha hızlı geliyor. Ben en yoğun işlerimi sabah 9-12 arasına koyuyorum, çünkü hem mekan hem kafam en sakin halinde.

Öğle yemeği saatinden ve hafta sonu brunch kalabalığından uzak durun. O saatlerde hem masa bulmak zor, hem de “acaba masayı çok mu işgal ediyorum” suçluluğu başlıyor ki bu his verimliliğin baş düşmanı.

Kafeyle aranızdaki sessiz anlaşma

Burası biraz görgü meselesi ama verimle de doğrudan ilgili. Saatlerce oturup tek bir filtre kahveyle idare etmek hem mekana haksızlık, hem de bir süre sonra üzerinizde tuhaf bir baskı yaratıyor. Benim kendi kuralım şu: yaklaşık her 1,5-2 saatte bir yeni bir şeyler söylüyorum. Kahve, su, tatlı, ne olursa.

Bu sadece nezaket değil aslında. Sipariş vermek için kalkmak doğal bir mola oluyor, bacaklar açılıyor, göz ekrandan uzaklaşıyor. Pomodoro tekniğini uygulamaya çalışıp beceremeyenlerdenseniz, sipariş aralıklarını mola olarak kullanmak şaşırtıcı derecede iyi çalışıyor.

Yoğun saatlerde dört kişilik masaya tek başına kurulmamak, videolu toplantılarda kulaklık kullanmak gibi şeyleri de saymıyorum bile. Bunlar zaten temel görgü.

Çantada ne olmalı: Minimalist ama eksiksiz

Yıllar içinde çantam netleşti. Kafede çalışırken yanımda mutlaka olanlar:

  • Kulaklık (tercihen aktif gürültü engellemeli; hayat kalitesi farkı gerçekten büyük)
  • Şarj aleti ve uzun kablo (priz uzaksa uzun kablo hayat kurtarıyor)
  • Powerbank (priz savaşını kaybettiğiniz günler için)
  • Küçük bir not defteri (ekran yorgunluğunda plan yapmak için birebir)

Bir de yanına almamanız gerekeni söyleyeyim: tablet, ikinci laptop, kitaplar, ajandalar… Kafe masaları küçüktür. Masaya sığmayan ekipman, kafanıza da sığmıyor bir süre sonra.

Dikkat dağınıklığıyla başa çıkmak

Kafenin en büyük avantajı ve dezavantajı aynı şey: etrafta insanlar var. Evdeki gibi “beş dakika uzanayım” tuzağı yok, ama yan masanın ilişki dramı da bir o kadar çekici.

Benim işe yarayan formülüm şu: kafeye oturmadan önce o oturuşta bitireceğim işi tek cümleyle telefonuma yazıyorum. “Raporun ilk taslağını bitir” gibi. Kafede geçirilen süre değil, o cümlenin gerçekleşip gerçekleşmediği önemli. Bu küçük numara, “bütün gün kafede oturdum ama ne yaptım bilmiyorum” sendromunu büyük ölçüde çözdü.

Bir de sosyal baskıyı kendi lehinize kullanabilirsiniz. Etrafta çalışan başka insanlar varsa, açık ekranda dizi izlemek zorlaşıyor. Ben özellikle çalışan insanların yoğun olduğu kafeleri seçiyorum; o ortak odaklanma havası bulaşıcı bir şey.

Herkesin bir “üs” kafesi olmalı

Son ve bence en önemli püf noktası: sürekli yeni mekan keşfetmek eğlenceli ama verim için bir-iki tane sabit “üs” belirlemek çok daha iyi. Personelin sizi tanıdığı, hangi masanın prize yakın olduğunu bildiğiniz, wifi şifresini ezbere girdiğiniz bir mekan… O tanıdıklık, beyni “burası çalışma yeri” moduna sokuyor. Aynen evdeki çalışma masası gibi, ama bulaşık makinesini boşaltma opsiyonu olmadan.

Yeni mekan keşfini de hafif işlere saklıyorum: mail temizliği, okuma, plan yapma gibi. Derin odak gerektiren işler her zaman üs kafede.


Kafede çalışmak herkese göre değil, orası ayrı. Ama doğru mekan, doğru saat ve birkaç küçük alışkanlıkla, evdeki dağınık kafanızdan çok daha verimli günler geçirmek mümkün.

Çalışılabilecek kafe arıyorsanız ProductivePlaces ile kafeleri filtreleyip tam istediğiniz özellikte bulabiliyorsunuz. Üs kafenizi bulun ve kolay gelsin…



Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir