Remote çalışmaya başladığım ilk ay kendime söz vermiştim: “Her sabah 9’da masamda olacağım, mesai bitince kapatacağım.” Üçüncü haftanın sonunda öğlen 12’de pijamayla buzdolabının önünde dikilirken fark ettim ki ev, sandığım kadar masum bir ofis değilmiş.
Sonra öbür uca savruldum. Her gün kafeye gitmeye başladım. Bu sefer de ay sonunda kahve harcamalarıma bakıp oturdum. O günden beri ikisinin arasında gidip geliyorum ve açıkçası artık net bir cevabım var; ama önce iki tarafı da masaya yatıralım.
Evden çalışmanın gerçek yüzü
Evden çalışmanın avantajları herkesin bildiği gibi: sıfır yol, sıfır ekstra harcama, kendi kahveniz, kendi tuvaletiniz, kimseye görünmeden çalışabilme lüksü. Toplantı aralarında çamaşır asabiliyorsunuz, öğlen kendi yemeğinizi yiyorsunuz. Kağıt üstünde mükemmel.
Peki pratikte? Benim yaşadıklarım şunlar oldu:
Sınırlar eriyor. İş masası ile yemek masası aynı masaysa, mesai kavramı da yavaş yavaş buharlaşıyor. Akşam 9’da “şu maili de atayım” diyorsanız, ev artık ofis olmuş demektir. Tersine, iş saatinde bulaşık makinesi sizi çağırıyorsa ofis de ev olmuş demektir. İki yönlü bir sızıntı bu.
Yalnızlık birikiyor. İlk haftalar özgürlük gibi geliyor, itiraf edeyim. Ama üç ay boyunca gün içinde kuryeden başka kimseyle konuşmayınca insan tuhaflaşıyor. Ben bunu en çok konsantrasyonumda fark ettim; sosyal enerji sıfırlanınca motivasyon da onunla birlikte düşüyor.
“Hazırlanma” ritüeli kayboluyor. Kulağa saçma gelecek ama giyinip evden çıkmak, beyne “iş modu açıldı” sinyali veren bir ritüel. Evde bu sinyal yok. Pijama konforlu, evet; ama pijamayla yazdığım işlerle giyinip oturduğum işler arasında kalite farkı olduğunu düşünüyorum. Bilimsel değil, tamamen kişisel gözlem.
Kafede çalışmanın gerçek yüzü
Kafe tarafının cazibesi de ortada: ortam değişikliği, insan içinde olmak, o meşhur “kafe uğultusu” ve masanızı toplamak zorunda olmamak. Ama burada da pembe tablo çizen çok, faturayı gösteren az.
Evet, para harcıyorsunuz. Bunu geçiştirmeyeceğim. Günde bir-iki içecek, arada atıştırmalık derken ayda ciddi bir kalem oluşuyor. Ben bunu “ofis kirası” olarak görmeye başladıktan sonra rahatladım; co-working üyeliklerine kıyasla hâlâ ucuz, ama bedava da değil. Bütçesi kısıtlı olan için bu gerçek bir dezavantaj.
Her kafe çalışmaya uygun değil. Priz yok, wifi çekmiyor, müzik bağırıyor, masalar minicik… Yanlış mekana denk gelmek, o günü çöpe atmak demek. Kafede verim, büyük ölçüde mekan seçme becerisine bağlı ve bu beceri maalesef deneme yanılmayla gelişiyor. (Bu konuya ayrı bir yazıda uzun uzun girmiştim.)
Kontrol sizde değil. Evde ortamın hakimi sizsiniz; kafede misafirsiniz. Yan masaya gelen kalabalık grup, aniden yükselen müzik, dolan mekan… Bunlar sizin kontrolünüzde değil. Kötü günler oluyor, kabul etmek lazım.
Peki neden hâlâ gidiyorum? Çünkü kafede masaya oturduğumda başka yapacak bir şeyim yok. Ütü yok, buzdolabı yok, koltuk yok. Bir de etrafta çalışan başka insanlar olunca ortaya tuhaf bir ortak odak enerjisi çıkıyor; herkes işine gömülmüşken dizi açmak zor. Ev bana konforu veriyor, kafe ise mecburiyeti. Ve verim söz konusu olduğunda mecburiyet, konfordan daha iyi bir arkadaş.
Maliyet meselesine yakından bakalım
Kafe masrafını eleştirenler genelde evin de bir maliyeti olduğunu atlıyor. Evden çalışınca elektrik, ısınma ve o meşhur “evdeyken sürekli bir şeyler atıştırma” kalemi de artıyor. Düzgün bir çalışma ortamı kurmak isterseniz masa, sandalye, monitör derken bir başlangıç yatırımı da var.
Kafe tarafında ise masraf günlük ve görünür olduğu için daha çok can yakıyor. Benim orta yolum şu oldu: kafeye gittiğim günleri “derin iş” günleri olarak planlıyorum. Yani harcadığım paranın karşılığında somut bir çıktı oluyor. Ödediğim kahve parası, aslında odaklanma kiralamak.
Benim vardığım formül: İkisi de, ama planlı
Yıllar süren deneme yanılmanın sonunda geldiğim nokta ne tam ev, ne tam kafe. Haftayı ikiye bölüyorum:
Ev günleri: Toplantı yoğun günler, sesli konuşmam gereken işler, hafif idari işler. Evin sessizliği ve kontrolü bu işler için ideal.
Kafe günleri: Derin odak isteyen işler; yazı yazmak, planlama, öğrenme. Sabah erkenden gidiyorum, öğleden sonra dönüyorum. Kısa ve yoğun.
Bu ayrım sayesinde ev “kaçamak yapılan yer” olmaktan, kafe de “para yakılan yer” olmaktan çıktı. İkisi de kendi işini yapan iki ayrı ofise dönüştü.
Peki siz hangisini seçmelisiniz?
Dürüst cevap: bir hafta ikisini de deneyin ve gün sonunda ne bitirdiğinize bakın. Hissettiğinize değil, bitirdiğinize. Kimimiz evin sessizliğinde açılıyoruz, kimimiz kalabalığın içinde. Ben ikinci gruptanım ama bunun evrensel bir doğru olmadığını biliyorum.
Peki kafede çalışmak istediğinizde doğru kafeyi nasıl bulabiliriz? Bazı kafelerde ev konforu olmadığı gibi priz, wifi, ses sorunları gibi çeşitli problemlerle karşılaşılabilirken bazı kafelerde ise tersine; evden daha rahat olabiliyor. Doğru kafeyi bulmak için ProductivePlaces uygulamasını kullanabilirsiniz. Kafeler listelenmiş şekilde bulunuyor, istediğiniz özelliklere göre filtreleyip çevrenizdeki size en uygun kafeyi bulabiliyorsunuz.

